kanser tedavisinde guclu floranin onemi

Kanser Tedavisinde Güçlü Floranın Önemi

Kanser ve Flora (mikrobiyota) arasındaki ilişkiyi daha iyi anlatabilmek için öncelikle kavramları tanımlamak daha doğru olacaktır.

Kanser Oluşumunda Suçlanan En Önemli Faktörler Nelerdir?

Kanser oluşumunda birçok faktör suçlanır. Bunlardan en önemli olanlar aşağıda sıralanmıştır:

  • Genetik faktörler
  • Fiziksel kirleticiler (radyasyon, elektromanyetik vb.)
  • Kimyasal kirleticiler (İlaçlar, kimyasal ürünler, pestisitler vb.)
  • Biyolojik kirleticiler (Virüsler, mantarlar, mayalar, bakteriler, parazitler)
  • Kötü beslenme
  • Sedanter (hareketsiz) yaşam
  • İmmün sistem hastalıkları
  • Flora (mikrobiyota) biyoçeşitliliğinin zayıf olması
  • Çocukluk dönemi ve sonrası koruyucu aşıların yetersiz uygulanması (Hepatit, HPV vb.)
  • Alkol
  • Sigara
  • Sanayi atıkları ( baca gazları ve çeşitli zehirleyici maddeler)

Kanser Nedir?

Kanser, dokuları oluşturan hücrelerin çoğalması için gerekli genetik kodun olmasına rağmen hücre çoğalmasının durdurulmasını sağlayan genetik kodun olmamasıdır. Dokularımızı oluşturan tüm hücre tiplerinin kanserine rastlanabilir. Kanser, sonuç itibarı ile kontrolden çıkmış hücre çoğalması olarak tarif edilebilir.

Kanserin İyi (Benign) veya Kötü (Malign) Huylu Olma Kriteri Nedir?

Kanser hücresi yalnızca olduğu yerde çoğalıyor ve bulunduğu organ dışına yayılmıyorsa iyi huylu (BENİGN) tümörler olarak adlandırılır. Kanser hücresi kaynaklandığı organın/dokunun dışına da komşuluk, kan yolu ve lenfatik yolla ulaşarak başka uzak bölgelerde de çoğalıyorsa (metastaz) buna da kötü huylu (MALİGN) tümörler denir.

Kanser Nasıl Oluşur?

Kanser, herhangi hücredeki genetik kodun kansere sebep olan faktörler aracılığı ile bozulması sonucu oluşur.

Kanser Neden Bazı Kişilerde Oluşur?

Bazı insanlarda daha az, bazılarında ise daha fazla olmak üzere vücudumuzdaki dokularda ve kan dolaşımımızda sürekli olarak kanser hücreleri vardır. Kanser hücrelerinin yapısı kaynaklandığı hücrelerden farklılıklar gösterir. Kan dolaşımında bulunan savunma sistemi hücrelerimiz olan ’’T lenfositler’’ aracığı ile dokularda ve kan dolaşımında bulunan kanser hücreleri yok edilir. Bazı kişilerin savunma sistemi (İMMÜN SİSTEM) çok güçlü iken bazılarının ise birçok sebepten dolayı daha zayıf olabilir. İmmün sistemi zayıf olanlarda kanser daha fazla gözlenir.

Kanser İle Bağışıklık Sistemi (İmmünite) Arasındaki İlişki Nedir?

Bağışıklık sisteminin güçlü olması genel vücut sağlığı ile birlikte birçok faktörden etkilenir. Kanser oluşumuna neden olan faktörlerin tamamı aynı zamanda bağışıklık sistemine de zarar verebilir. Aşılar gibi bağışıklık hafızası oluşturan koruyucu önlemler bağışıklık sistemini güçlendirdiği gibi aynı zamanda kanser oluşumunu da engelleyen faktörlerdir. Ayrıca bağışıklık sistemi koordinasyonunun bozulmasına bağlı olarak gelişen OTOİMMÜN HASTALIKLAR bağışık sistemini hem çok fazla yorar hem de zayıflatır.

Otoimmünite Nedir?

Vücudumuzun savunma sistemi hafızasının tehdit olarak algıladığı unsurların ( mikroplar, toksinler, alerjenler, genetiği değiştirilmiş gıdalar, sindirimi tam gerçekleşmemiş gıdalar vb.) kan dolaşımına kronik olarak girmesi sonucunda, savunma sistemimizin yorulması, buna bağlı olarak doğru-yanlış algısının bozulması sonucu, vücudumuzdaki bazı dokuları da yabancı ve/veya zararlı olarak algılayarak bu dokulara da saldırması durumuna OTOİMMÜNİTE denir. Bu şekilde oluşan hastalıklara da OTOİMMÜN HASTALIKLAR denir. (Romatoid Artrit, Behçet Hastalığı, Gıda Alerjileri, Lupus Hastalığı, Tip 1 Diyabet, Çölyak Hastalığı, Crohn Hastalığı, Ülseratif Kolit, Sedef Hastalığı, Haşimato Hastalığı, Multiple Skleroz, vb.)

Bağışıklık Sistemimiz ile Floramız (Mikrobiyota) Arasındaki İlişki Nedir?

Vücudumuza zararlı ve/veya yabancı maddelerin girmesindeki en önemli giriş kapısı sindirim sistemimizdir. Sindirim sistemimiz ve özellikle ince bağırsaklarımız vücudumuzun en geniş yüzey alanını oluşturur ve İnce bağırsaklarımızın iç yüzey alanı yaklaşık 20.000 metre karedir. Bunun dışında daha az olarak solunum sistemi, cilt ve göz mukozamız da kan dolaşımına girişin sağlandığı diğer noktalardır. Sindirim sistemimiz, ağızdan anüse kadar tüm bölgelerinde birbirinden farklı ve özel fonksiyonlara sahip mikroorganizma kolonizasyonları barındırır ve bunların tamamı SİNDİRİM SİSTEMİ FLORASI (MİKROBİYOTA) olarak adlandırılır. Floramızın, sindirim sistemi emilim yüzeyinin seçici geçirgen özelliğinin sağlanması ve korunması başta olmak üzere birçok özel fonksiyonları vardır.

Sindirim Sistemi Florası (Mikrobiyota) Nedir?

Ağızdan anüse kadar olan tüm sindirim sistemi, burun ve üst solunum yolu boyunca her bir bölge için özel fonksiyonlara sahip, ihtisaslaşmış, bize zarar vermeyen, bizim onlara ev sahipliği yaptığımız, binlerce çeşitte, çoğunluğu bakteri, virüs ve mayalardan oluşan, gün içerisinde sürekli olarak kendini yenileyen, zamanını doldurmuş olanların doğal yolla ilerleyerek dışkı (gaita) olarak atıldığı, milyarlarca mikroorganizma ile birlikte yaşarız. Bunların tamamı sindirim sistemi mikrobiyotası (FLORASI) olarak adlandırılır. FLORAMIZIN, gıdaların sindirimi, sindirilmiş gıdaların bağırsaklardan emilimi, bağırsaklarda mukus üretimi, beyin ile bağırsaklar arasındaki nöral ileti, bazı unsurların sentezlenmesi (vitamin, hormon, nörotrasmitter vb.), bulunduğu bölgenin asit-baz dengesi ve nemliliği, ağız yoluyla dışarıdan giren mikrobik saldırılara karşı ilk defans mekanizması, toksinlerin uzaklaştırılması vb. birçok fonksiyonu vardır.

Flora (mikrobiyota) Biyoçeşitliliği Nedir? Ve Niçin Önemlidir?

Tüm sindirim sistemimiz boyunca floramızı oluşturan 1054 farklı bakteri çeşidi tanımlanmıştır. Bunun yanı sıra çoğu virüs, mayalardan oluşan 10.000’den fazla çeşitte tanımlanan diğer flora üyeleri vardır. Floramızı oluşturan bu faydalı mikropların her birinin sindirim sistemimiz boyunca yerleştiği sabit bir bölge vardır ve her birinin sindirim, bölge asiditesi ve nemliliği, mukus salgılanması, dışarıdan giren mikroplara karşı ilk defans mekanizmasını oluşturması, vücudumuza giren toxinlerin etkisizleştirilmesi ve uzaklaştırılması, bağırsak-beyin arasındaki nöral iletiye katkı sağlanması, sentez (hormon, vitamin, nörotransmitter vb.) vb birçok fonksiyona sahiptirler.

Bizler sindirim sistemimiz boyunca ne kadar fazla çeşitlilikte flora üyesine sahip olursak o ölçüde sağlıklı, mutlu, huzurlu, hastalıksız, üretken ve uzun bir yaşam süreriz. Flora biyoçeşitliliği bundan dolayı son derece önemlidir.

 Flora Biyoçeşitliliğini Etkileyen Faktörler Nelerdir?

Flora biyoçeşitliliğimizdeki kazanımlar ana rahminden itibaren başlar ve birçok faktör, ömür boyu bu çeşitlilikte rol oynar.

Flora Biyoçeşitliliğini Artıran Faktörler

  • Gebelikte annenin 22-36 yaş aralığında olması
  • Gebelik esnasında annenin yeterli beslenmesi
  • Annenin gebelik esnasında ilaç kullanmaması
  • Annenin sağlıklı ve biyoçeşitliliği yüksek flora sahip olması
  • Normal yoldan doğmuş olmak
  • Özellikle bebeklik ve çocukluk zamanında çok sık enfeksiyon geçirmemiş olmak ve antibiyotik kullanmamak
  • Özellikle 0-7 yaş arasında mümkün olduğunca fazla sayıda flora biyoçeşitliliği yüksek insanlarla temasta bulunmak
  • Yeterince anne sütü almak (en az bir yıl)
  • Sağlıklı, biyoçeşitliliği yüksek ve kalabalık bir aile ortamında büyümek
  • Endüstriyel bölgelerden uzak yerlerde yaşamak
  • Sağlıklı, doğal, dengeli ve yeterli beslenmek
  • Hazır gıdalardan, tarım kimyasallarından (pestisit) uzak durmak
  • Sağlıklı kiloda olmak
  • Spor yapmak ve hareketli olmak
  • Sigara, alkol, şeker ve tuzdan kaçınmak

Flora Biyoçeşitliliğini Azaltan faktörler:

  • Gebelikte annenin 36 yaşın üzerinde olması
  • Gebelik esnasında annenin yetersiz beslenmesi
  • Annenin gebelik esnasında sık ilaç kullanmaması
  • Annenin florasının zayıf olması
  • Sezeryan ile doğmak
  • Özellikle bebeklik ve çocukluk zamanında çok sık enfeksiyon geçirmek ve antibiyotik kullanmak
  • Apendektomi ve tonsillektomi geçirmek
  • Özelikle 0-7 yaş arasında florası kalitesiz dar bir çevrede yaşamak
  • Yetersiz anne sütü alımı (6 aydan az)
  • Sağlıksız, biyoçeşitliliği kötü ve dar bir aile ortamında büyümek
  • Metropollerde ve endüstriyel bölgelerde yaşamak
  • Radyoterapi, kemoterapi ve kanser tedavisi
  • Sağlıksız, doğal olmayan, yetersiz ve dengesiz beslenmek
  • Çok fazla hazır ve işlenmiş gıda tüketmek
  • Obezite
  • Hareketsiz yaşam
  • Sigara, alkol, şeker ve tuz tüketimine dikkat etmemek

Flora Biyoçeşitliliği ile Geçirgen Bağırsak Sendromu Arasındaki İlişki Nedir?

Bağırsaklarımız seçici geçirgen özelliğe sahiptir. Bu özellik sayesinde zararlı etkenlerden korunmuş oluruz. Bağırsaklarımızın seçici geçirgen özelliğini sağlayan en önemli faktör emilim yüzey alanının sağlıklı olmasıdır. Yediğimiz ve sindirimi gerçekleşmiş gıdalar bağırsak yüzeyini döşeyen hücreler arasından emilerek kan dolaşıma girerler ve kan aracılığı ile ilgili yerlere ulaşırlar. Bağırsak iç yüzeyini (mukoza) döşeyen bu hücreler birbiriyle sıkı sıkıya bağlantılıdır ve bu sayede seçici geçirgenliğini sağlar. Bağırsaklarımızından neyin geçişine izin verileceği veya neyin engelleneceği genetik hafızamız aracılığı ile kontrol edilir. Mukoza tabakası kendisi tarafından salgılanan ve MUKUS adı verilen jelimsi bir salgı ile sıvanmış vaziyettedir ve bunun üzerinde her bölgeye özgü flora kolonizasyonları vardır. Floramız mukus oluşumunda son derece önemlidir. MUKUS sayesinde bağırsak içi sindirim salgılarımızın, yediğimiz gıdaların, toksinlerin ve mikropların MUKOZA ile direkt teması engellenmiş olur ve işlevlerini sağlıklı olarak sürdürür. Herhangi sebeple floramızda oluşacak hasar veya zayıflama MUKUS tabakasında zayıflamaya veya yok olmaya neden olabilir. Mukus tabakasının zayıflaması veya kaybolmasına bağlı olarak sindirim salgıları, gıdalar, toksinler ve mikroplar mukozaya direkt temas ederek mukoza hasarına neden olur. Mukozada oluşan bu hasar (ülser, enfeksiyon, ödem vb.) bağırsağın ilgili bölgesinin seçici geçirgenliği bozar. Seçici geçirgenliğin bozulması ile giden birçok hastalık vardır ve bunların genel adı GEÇİRGEN BAĞIRSAK SENDROMUDUR (leaky Gut Syndrome). Seçici geçirgenliğin bozulması ile birlikte kan dolaşımına girmemesi gereken, sindirimi gerçekleşmemiş gıdalar, bize zarar verebilecek ürünler, toksinler ve mikroplar kan dolaşımına girmeye başlar. Savunma sistemi elemanları olan ‘’T lenfositler’’ dolaşıma giren bu zararlı ve yabancı maddeleri yok etmeye çalışır. Seçici geçirgen özelliğini yitirmiş bağırsak alanlarından kan dolaşımına kontrolsüz girişin kronik olarak devam etmesi durumunda savunma sistemimiz yorulur ve koordinasyonunu bir süre sonra kaybetmeye başlar. Savunma sistemimizin yorulması ve koordinasyonunu kaybetmesi sonucu bazı dokularımızı, yanlış bir şekilde, zararlı ve/veya yabancı olarak algılayarak buralara da saldırmaya başlar, işte bu duruma OTOİMMÜNİTE diyoruz. Otoimmün süreç zincirleme reaksiyonlar dizisidir. Önce bir dokuyu yabancı olarak algılayıp saldırarak başlayan tepki diğer organ ve dokulara da saldırı ile devam eder. Flora hasarı sonrası Geçirgen Bağırsak Sendromu ve devamında Otoimmün hastalıklar gözlenir.

Geçirgen Bağırsak Sendromu ile Kanser Arasındaki İlişki Nedir?

Geçirgen Bağırsak Sendromu (GBS) ile birlikte birçok gıdaya karşı alerji gelişmesi sonrasında beslenme bozukluğu ortaya çıkar. GBS sonrası otoimmünitenin başlaması savunma sistemimizin zayıflamasına ve beraberinde kanser ile mücadelesine zarar verir. Otoimmün hastalıkların başlaması savunma sistemimizi yoracağı için kanser oluşumunda kolaylaştırıcı etken olur. Kanser teşhisi sonrası vücudumuzun kanserle mücadelesi için öncelikle kaliteli ve biyoçeşitliliği yüksek floraya ihtiyacı vardır.

Güçlü ve Biyoçeşitliliği Yüksek Mikrobiyotamızın Kanserin Önlenmesinde ve Kanser Tedavisindeki Önemi

Güçlü ve biyoçeşitliliği yüksek bir floraya sahip hastanın kanser ile mücadelesi yukarıda sayılan gerekçelerden dolayı çok daha başarılı olacaktır. Kanser sonrası kemoterapi, radyoterapi ve diğer tamamlayıcı tedavilerin etkin ve kesintisiz uygulanabilmesinde güçlü flora her zaman büyük avantajdır. Floranız güçlü değilse, kemoterapi ve radyoterapi gibi tamamlayıcı kanser tedavilerinin uygulanabileceği koşullar oluşamaz. Kanser sonrası tamamlayıcı tedaviler başta kan ve deri dokusu bileşenleri ile birlikte floramıza da ciddi hasar vermektedir. Eğer floramız güçsüz ise hasara bağlı etkiler çok daha dramatik bir şekilde kendini göstermektedir.

Kanser tedavileri sonrası floramızda oluşan hasar geride kalan flora elemanlarının tekrar kendini yinelemesi ile düzeltilmeye çalışılır. Fakat kanser tedavisi bir kasırga gibidir, sonrasında geride kalan floramız her ne kadar kendini onarsa da mutlaka hasarın izleri görülür. Bu izler bazı hastalarda çok ciddi beslenme ve alerji sorunları ile karşımıza çıkarken, bazı hastalar daha az hasarla bu dönemi atlatır.

‘’FLORANIZ GÜÇLÜ İSE KANSERDEN KORKMAYIN’’

Floramızı Nasıl Güçlendirebiliriz?

Floramızın geri dönüşsüz hasar alması durumunda yapılacak tek şey FLORA NAKLİDİR. Flora nakli ‘‘Fecal Mikrobiyal Transplantation’’ (FMT) veya halk arasındaki adıyla ‘‘Gaita Nakli’’ şeklinde adlandırılan yöntemle yapılabilir veya çok daha geliştirilmiş biçimiyle ‘‘Total Gasrointestinal Flora Transplantation’’ (TGFT) metodu ile yapılabilir. FMT non-spesifik bir işlem iken, TGFT tüm anatomik bölgelere spesifik olarak yapılan bir restorasyondur.

Fecal Mikrobiyal Transplantation (FMT) Nedir?

Gaitanın (Dışkı) hacmen %60-70’i ölü ve canlı flora atıklarından oluşur. Canlı olarak barındırdığı flora atıkları çoğunlukla sindirim sisteminin son kısımlarında (kolon) yerleşik olanlardan oluşur.

FMT, sağlıklı ve biyoçeşitliliği yüksek (Donör Nakil Kriterleri tablosuna bakınız) donör / donörlerden uygun koşullarda alınan gaita örnekleri bir takım analiz ve işlem süreçlerinden geçirildikten sonra hazırlanan ‘’FMT nakil materyalinin’’ hastanın kalın bağırsağına (kolon) bırakılması işlemidir.

FMT en basit şekliyle ’’Lavman’’ yönetimiyle, makattan (anal yoldan) hastaya nakledilmesidir. FMT’deki etkinliği artırmak için kolonoskopik olarak kalın bağırsağın daha üst segmentlerine hazırlanmış olan ‘’Nakil Materyalinin’’ aktarılması gerçekleştirilir.

FMT tedavisi ile yalnızca kolon seviyesinde ’’FLORA RESTORASYONU’’ sağlanabilir.

FMT en az bir seans, fakat ideal olanı ise birer hafta arayla dört seans şeklinde uygulanmasıdır.

FMT ne kadar fazla donörden alınırsa ve ne kadar fazla nokta nakil yapılırsa etkinliği o ölçüde yüksek olur.

Total Gasrointestinal Flora Transplantation (TGFT) Nedir?

TGFT, sağlıklı ve biyoçeşitliliği yüksek (Donör Nakil Kriterleri tablosuna bakınız) donör / donörlerden, genel anestezi altında, endoskopik ve kolonoskopik olarak, 30-45 farklı anatomik bölgeden alınan flora örneklerinin, birtakım işlemlerden geçirildikten sonra hazırlanan 30-45 ayrı flora örneğinin, yine aynı şekilde genel anestezi altında, hastanın eş değer anatomik bölgelerine, endoskopik ve kolonoskopik olarak aktarılmasıdır.

TGFT, tek seansda yapılır ve ömür boyu kalıcıdır. Aktarılacak flora örnekleri ne kadar fazla donörden elde edilirse, yapılan TGFT o ölçüde etkin olacaktır.

TGFT başarı oranı %85’dir.

Doç Dr Murat KANLIÖZ

Genel Cerrahi Uzmanı

Bize Yazın

WhatsApp

Hemen Ara